Geri

ŞİİR VE VAHİY

Bugünkü konumuz:
Ahi Naci İŞSEVER Ahi Naci İŞSEVER
Yayın: Güncelleme:

Eskilerin “Frenkistan” dediği Avrupa’nın, bizden neden ve niçin haz-etmediğini uzun uzun konuşmaya gerek yoktur sanırım. İster genlerimizde birbiriyle bağdaşmayan çaprazlar deyin, ister kan uyuşmazlığı... Ne onlar bizi, ne de biz  onları !.. 

Tüyüm kadar…, derler ya hani ? 

Onları anlamak kısmen de olsa mümkün. Viyana kapılarında “kös çalıp” hüsrana uğrayan atalarımızdan, bu kıtaya yansıyan imajımız bu. “Öcü ! ”  

Dokuz on kere Anadolu’yu kasıp kavurmuş haçlı ordularının ayak izleri… Söz uzayıp gitmesin diye kesip, bu uyuşamamazlığın esas nedeninin “din” olduğunu dürüstçe söylesek iyi olur. Zaten adamların her vesilede “Ortak Pazar’ın” bir Hiristiyan kulübü olduğunu alnımızın çatına pervasızca söylemelerinden de belli. Bizim, “kim vurduya” getirip, pişkinliğe vurmaktan başka, yapacak nemiz kaldı?  Gönül kütüğüne çakılmak için,  gönül kantarına çekilmek gerek.

Onların:

İslâm'ın Batıya sirayet etmesini önlemek için, her yolu mubah sayıp, gerekirse  suyu bulandırmalarına alıştırıldık. Durduk yerde Kur-an-ı Kerim-in  evrenselliğinden gocunmaları da bundandır. Onu sâdece!  Arap ikliminde sınırlı tutma gayretine düşmeleri, raslantı değildir. Bize “öteki“ ! ” gözüyle bakan bu yaklaşım, Kur’an dilinin “SEMANTİK”  yanıyla,  bizim de ilgilenmemizi zorunlu kıldı ve ilgileniyoruz da! Böyle “paldır küldür” sözü inanç ibresine getirişimi bana bağışlayın lütfen. Ba’ya ba’ya özenerek, “sağ tarafımdan” da kalktım, hani?…

Kur’an me-al-inden ilâhî beyanların hakkıyla algılanamayacağı, ondaki mecâzî anlatımlarla ilgili “Kur’an kültürünün de” bilinmesi gereği, gün be gün daha da yüzeye çıkıp lüzumunu hissettirir oldu.

“Semantik İlmi”,

Kelimelerin anlam derecelerini araştıran, bir bilim dalı olarak bilinip tanınır. Türkçe’de bir sözün kendi sözlük anlamı dışında da, “mecazî  anlam olarak”  yıllardan beri anlattığımız  kullanımın kurallarıyla ilgili,  bir bilim sahası Semantik. Demek ki dünya bugüne değin bizdeki edebi sanatlardan haberdâr değilmiş. Demek ki bizde mecazın, benzetmenin türlendirilişinden, istiâreden haberleri yokmuş.. Böylesi  -semantik- dedikleri bir bilime neden gereksinildiği oldukça düşündürücüdür. Denilen doğru ise, “hiçbir tercüme –ve tercüman- , hiçbir sözün merâmını doğru olarak aktaramaz-mış”. 

Bir tercümanın kendi anadilini bile, “dosdoğru tercüme edemeyeceği fikrinde olan sözkonusu bilim, örneğin: 

Masadaki dil “Arapçaysa. 

Arap olmayanların da tercümeye müdahil olmalarını istiyor ya da isteniyor veya istiyorlar. Neden olmasın? Masa müsait. Gocunan da yok.

Evrensel olduğundan emin olduğumuz kitabımızın da tercümesi nasıl olacak,? Bunu tarafsızca düşünüp yanıtlamanın günü geldiyse, doyurucu yanıt da gecikmemelidir. Gecikirseniz bu semantik bilimi “Kur’anın diğer dillere tercümesine” ağırlığını koyup patentleşirse, gün gelir kendi kitabımızın tercümesine -mealine- kendi tercümanımızın da karıştırılmaması gibi bir yenilikle karşılaşabiliriz de!

Bir başka deyişle hani:

“Kur’an-ın nasıl algılanıp  yorumlanacağına, -artık- Araplar-ın  bildiği ve bilgisi dışından da, evrensel kurallar sokulmalıdır.  O nedenle Kur’anla Arapça-nın ve Arap kültürünün   ilgisini bilmeden de, evrensel-e ardılmanın mümkün olmadığını  bildiğimizden, Arabistan ve bilhassa Arapça ile kitabımızın ilgisini önemsiyoruz. Bundan da İslam'da  “cahiliye şiirine ardılıp”, o devri tanıma gereksinimimiz doğuyor. 

Arabistan’da, -eski deyişle- Ceziret-ül- Arab’da, sosyal yapının bedevî olduğunu biliyoruz. Kendilerine “medenî” diyemeyecemiz bir dönemde bile, fasih manzumeler, hitâbelerle birlik ve kaynamışlık içinde yaşadıkları, toplumunu zenginleştirmiş bedevî edipleri yetiştirdikleri de Tarih’de kayıtlı.  Bütün kayıtlarda bedevî kültürünün, “bir çadır ve çadırla sınırlı sayılamayacağını” vurgulayan ayrıntılar görüyoruz. Yani ki,  “vahiy”,  bin yıllardanberi deseni nakışlanmış bir iklimin ortasına inmiştir. Hikmetin “vahiy için” tercih ettiği bu adres, rasgele seçilmemiştir. O nedenle Kur’an'la ilk sürtüşenlerin de, “bedevî şiir kültürünün” belirli bazı yanlarının olması,  doğaldır.

Asr-ı Saadet'e yakın zamanlarda onlar -bedevîler-  sözlü anlatımın  ve sözcükleri ekmek su gibi önemseyen belâgatin de kaynağıdırlar. Kabileler arasındaki belâgat yarışlarında, büyük şairlere yayılabilecekleri zeminlerde, “altın suyu ile” yazılmaya layık şiirlerini söyleme  ve duyurma olanağı sağlanmıştır. O dönemden zamanımıza kadar ermiş Suku’l- Ukaz da yüksekçe bir mahvilde, ya da Kabe’nin duvarına asılan, belâgat abidesi  kasidelerden günümüze ulaşanları da çoktur.. O kasideler ki : İmriül-Kays, Tarfetü-bnü’lİyd,  Züheyr İbn Ebi-Sülemi,  İbn-Rebi’a,  İbn-i Gülsüm,  İbn-i Seddâd,  İbn-i Halze, gibi şairlere aittir. Bunlardan Züheyr’in Hz Ömer’den gördüğü ilgi ve muhabbet de anılır.

Cahiliye şiirinin Kur’an'ın açıklanması işinde kullanılmasına ve şiirin “semantik” alandaki değişken etkinliğine , İslam’ın ilk yıllarında raslamaktayız. Bu yöntemin –cahiliye şiirine istinâdın- eşiği olarak İbni Abbas anılıyor. Bu konuda Hz Ömer’in Kur’anın bilinen –garip- kelimelerinin, “cahiliye şiiriyle açıklanabilineceğini söylediğini, Ez- Zehebi bir makalesinde de anlatır. Hatta Hz Ömer’in: “Divanlarınıza sahip çıkın ve sarılın” deyişine, “Divanlarımız nedir?” diye sorulduğunda o da: “Cahiliye şiirleridir”, onlarda sizin kitabınızın tefsiri ve sözlerinizin anlamı vardır” demiştir. 

Cahiliye şiirinin Kur’an’ın anlaşılmasında eşik olarak algılanışı, daha sonra “fıkıhçılarla- lügatçiler arasında” sürtünüme de neden oluyor. Yani, cahiliye şiirinin Kur’anın anlaşılmasında temel kıstas olarak algılanması, fıkıhçıları –haklı olarak- bazen-  gocunduruyor. Bu gocunuma rağmen gene de tefsirciler, cahiliye şiirine yaslanmakta –zaman zaman- sakınca görmemişlerdir. Kur’an-ın indiği dönemde Araplar arasında konuşulan değişik Arapça lehçeleri, şekiz dokuz kadardır. Vahy’in ağırlıklı olarak tercih ettiği Kureyşh lehçesinde hissedilen “örneklik” ve çardaksı imaj kesindir. 

Kur’anın kendi kendini açıklayan kendi öz kaynaklığı yanında,   ilgili hadislerin süzgecinden de geçtikten sonra, gereksinim varsa,  başvurulabilecek üçüncü bir kaynak olarak , “cahiliye şiiri”  en sağlam seçenektir. 

Bu   cahiliye şiirinden örneklenme tercihi,  günümüzde de,  İslam ve Kur’anla ilgilenen çevrelerce, sık sık kullanılan yaygın bir teknik haline dönüştü. Geleneği İslam olmayan araştırmacıların , “semantik” denilen bilim dalına bu denli ilgi duymaları , Kur’an-ın  kapsam alanına ve tarzına bir müdahale olarak algılanma ihtimali, bugünkü konumuz değil.

Bugünkü konumuz:

İslam kültürü tetkik edilirken,  kendinden önceki “cahiliye kültürünün de”  “kaynak”  olarak gösterilme eğiliminin esas nedeninin, 19 ve 20. YY-da Batılı oryantalislerin sarıp sarmaladığı ve ustaca kullandıkları bir mekik  olduğudur. Okuyucumuza imâ edip duyurmak istediğimiz o ki: 

Avrupa sömürgeci emellerine ulaşma uğruna, “cahiliye şiirini de” Kur’an-ın kapsam alanını ima eden bir zemin olarak algılanmasını  önermiş ve önermektedir.  Batı için önemli olan, İslam düşüncesini daha karmaşık hale getirip, suyu bulandırmak ve Kur’an’ı,  Arap haritasında mahdut  tutmaktır. Onlar –yapma ya da doğal- her vesilede, kitabımızın evrenselliğine karşı duran, zihinsel bir gerilim içinde de direnip durakaldılar.

Emellerine ulaşma uğruna, bütün gayretlerini  “İslam dışında”  varsayılan kültür köklerine dikkat çekmek için sarfettiler. Bu nedenle de, -bir ara- Mısır Türkiye Suriye gibi ülkelerde, kültürün kökeni olarak Akdeniz Havzası ve eski Yunan ön plana çıkarıldı.

Niyet böyle iken , Avrupa’da tasarlanan “İslam Haritası” ile ilgili kurguları –bekleyip tahmin edemedikleri bir nedenden dolayı- akim kaldı. Zira araya Kur’an girdi. Yani önemsenip manaya mihenk olarak önerilen “şiir ve şairlerin” saltanatı, Kur’an’daki ilâhi parmak izi ile yıkıldı. 

  Araplar “şiir sanatının” doruğunda iken, Kur’an ,  –şiirin ve şairlerin  gücünü- yerle bir edecekti ve etti de!

Buna karşı emperyalistlerin deneniminde, gerekiyorsa “tarihi gerçekleri de” değiştirip bükme kolaycılığı vardı. Bu görevi zaman zaman yerli aydınlar da üstlenebilirdiler. 

Nitekim:

Arap dünyasında Taha Hüseyin 1926 da yazdığı “Cahiliye Şiiri” adlı kitabında, gündemi kaptı ve kapadı. Ne dedi:

-Cahiliye şiirinin Müslüman yazarların sandığı kadar önemli olmadığı,

-Aynı şiirin Arap kültürünün  kökü ve kökeni sayılamayacağı,

-Hatta “cahiliye şiiri” diye anılan parçaların sahipsiz olduğunu bilhassa vurguladı. Bu ve buna benzer, “cahiliye şiirini” yok sayan, dışlayan, reddeden çalımın esas gayesi, Kur’an’ın da “reddini ” kolaylaştırmak, Kur’an yorumundaki payandaları çürütüp yıkmaktı. Onlar Kur’an’ın Arap ikliminde mahdut kalmasını hedeflemekteydiler. Onların, İslamı Arap ikliminde mahdut tutma eğilimi,    “  cahiliye şiirinin Kur’an öğretisindeki rolünü ve önemini”  bize anımsatıp öğretti. Öğrendiklerimiz o ki:

-Arap geleneğinde “şair”, sıradan biri değildir.

-Şair yalnızca büyük bir söz ustası olmanın yanında, aynı zamanda varlığın ötesinden haber getiren,  insan üstü güçlerle ilişki kuran, imtiyazlı bir seçkindir de.

-Arap geleneğinde “şair” ile cin arasında dolaysız bir ilişkinin olduğu  varsayılır.

-Farazdak gibi bir şairin, bir cin ile irtibatı olduğu ve cinlerin onun dostu olduğuna inanılırdı. Cİnler gerektiği zaman ona, “birtakım haberler de!” getirirdi de denilir.

-Şair görünmez dünyadan bilgiler getiren esrarlı bir kaynaktı da.

Bu nedenle peygambere ilk vahiyler gelmeye başladığında, Araplar ona “şair”, söylediklerine de “şiir” dediler.

Ancak Ku’an  “Resulün şair olmadığını”  bilhassa vurguluyordu. Bu şeddeli vurgunun hikmetinde, şairin aynı toplumda “olumsuz bir insan olarak” algılanması da vardı. Çünkü şairler, herkesi sanatıyla büyülediği halde, şairlerin  yalancı olabileceklerine dair sıradan insanların çoğunda, yaygın bir kanaat da vardı. 

Şair en seçkin ve nefes kesici şiirlerini okurken, onun “şuur kaymasına” uğradığı, şuurunu kaybettiği sanılırdı. 

Ma’lum:

Şiir – şuur – şiar- şa’r ve iş’ar aynı köktendirler.

Cahiliye şairi didiklenip ayıklandığında, ona dair bütün detaylar olumlu değildir. Cahiliye şiirinin en bıçkın silahı abartmadır. Yani  doğru ile yalanın denge aradığı, bir ip ve deynek oyunudur. Dinleyen ondan zevk de alır. Ancak  ona inanılmaz. Ama onlar düşüp kalktığı her yerde, “sivil bir peygamber imajı” sergilemekten ve öyle algılanmaktan da hoşlanmışlardır. Şairin kendisine bu “sivil peygamberlik” imajını atfetmesini benimseyip alkışlamak –hâşa- ne mümkün! O imajı Kur’an çeldi savurdu zaten. Gerçek şairin zannı –ilhâmı - ancak taşı çatlatmadan –haddinde eğilerek- tavaf eder. Teslim olacak kalite arar. Taşı çatlatasıya sergilenen densizlikleri avam  unutmamasıya kayda alır. Ara vermeden de adını koyup, onu “şarlatan” diye duyurur. O nedenle bir ara “şiire zaafı olan  dostlarımızla yaptığımız söyleşide kullandığımız, “şairin sivil peygamber olduğu” ifâdesinin, bütünüyle “cahiliyye dönemi algısı” olduğunu anımsatmakta yarar var. Alıntı bizden –tümleçleri atlanarak yapıldığı için- doğrultmakta yarar görüyoruz. 

Kur’an peygamberin mecnun bir şair olmadığını (Saffat 36) kehanette bulunan bir kahin sayılamayacağını (Tur:29) ısrarla söylüyor, “vahy-in” ne olduğunu gösteriyor ve öğretiyordu:

“Biz ona şiir öğretmedik. (bu) ona yakışmaz da. O Kur’an yalnızca bir öğüt ve apaçık olan bir Ku’andır. (Yasin:69)

Şair, şüera: 224-226. Ayetlerde de belirtildiği gibi kendisine sapıkların uyduğu kişidir.

Arap cahiliye kültürü şair sözüne güvenilmeyeceğini bilir ve onun erdemli bir kişi olmadığını vurgular. İmrul Kays’ın ahlaksızlığı ve aşağılık tavırları kayıtlardadır.

İslam-da Kur’an ve şair konuşulurken yapılacak kaçınılmaz tasnifte şairler:

1-Cahiliye döneminde yaşamış olanlar

2-Hem cahiliye ve hem de İslam döneminde yaşamış olanlar

3-islam’ın gelişinden sonra doğup yaşayanlar

4-Yukarıdaki üçünden de sonra gelenler. 

Bunlardan, hem cahiliye hem de İslam döneminde yaşamış meşhur şair:

Velîdü ibnü’l Muğire , peygamberimize gelmiş güya ondan duyulan Vahy-i  dinleyip deneyecektir. Huzura geldiğinde peygamberimizin okumakta olduğu Kur-an-ı duyar duymaz, dışarda kendini merakla bekleyen avama demiştir ki:

“İşittiğim şiir değildir. İşittiğim fevkalade birşeydir”.

Cahiliye döneminde “nazım ve nesir” yan yana önemsenirdi, ikisinin de güncel-liği vardı. O nedenle bazı müfessirler her ikisini de kaynak aldılar.

Lebid ibn-i Rebia- bu büyük şair Kur’anı duyunca, şiire ara ve

O nedenle Kur’an-ı Kerim yorumlanırken başvurulacak kaynaklar önce Kur’an-ın   kendisi, sonra Hadis, daha sonra da “cahiliye şiiri” derken, hangi şairlere itibar edileceğinin de, ayrı bir ihtisas konusu olduğu, Arap cahiliye şiirinin, seçkin bir sanatçı çevresinin ürünü olduğu bilinip unutulmamalıdır. Bu “şiir ve şairleri mihenk addeden anlayışın” saltanatına  son verenin, gene  Kur’an-ın kendi kudreti olduğu unutulmamalıdır. Ötesi bir detay olarak değerlendirilebilir. 

Ahi Naci.

#

Yorumunuzu Ekleyin

Adı-Soyad
E-Posta
Yorum
İşlemin Sonucu
  • Yorumlar T.C. Yasalarına aykırı olamaz.
  • Hakaret içeren yorumlar, yayınlanmasa bile yasal mercilere iletilebilir
  • KVKK Kapsamında, bilgileriniz, yasal merciler hariç kimseyle paylaşılmaz.
  • Formda doldurduğunuz bilgiler ve IP adresiniz sisteme kaydedilir.
  • Yorumunuz onaylanıp yayınlandığında, sadece yorum, isim ve yorum tarih saati gösterilir.

GENEL BİLGİLER

Taraklı

Taraklı

Taraklı Nerede, Taraklı'nın tarihi ve coğrafi özellikleri
Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı Otobüs Saatleri

Ağustos 2023 Güncel Taraklı - Sakarya Otobüs Kalkış Saatleri, Taraklı Otobüs Saatler 2021, Taraklı Otobüs Tarifesi, Taraklı Sakarya ilk otobüs ne zaman? Taraklı - Sakarya Son Otobüs Ne zaman? Sakarya Taraklı İlk Otobüs Ne Zaman, Sakarya Taraklı Otobüs Saatleri, Taraklı Koop Otobüs Saatleri
Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'ya geldiğinizde gezilecek yerler neresidir? Taraklı'nın en popüler gezilecek yerleri yazımızda.
Taraklı Termal Turizmi

Taraklı Termal Turizmi

Taraklı'da termal turizmi, Türkiye'deki belli başlı noktalardan biri haline gelmiştir.